İçindeki hayvan

HAYAT

Ansızın içinden bir parçanın kopup gittiğini hissettiğinde,
bil ki dünyanın herhangi bir yerinde bir benzerin o an ölmüştür.

Uzakta, yakında, yanıbaşında belki ama kimse bilmez, anlamaz, anlatmaz. 

Eksik kalmış bir vedalaşmanın burukluğunu bırakır geriye. Hani çok geç bulmuş da, doyamamış, kıymetini bilememişsin gibi. Yakıtı bitince kendi içine çöken bir yıldız gibi. İçindeki karanlığı biraz daha büyütür, büyütür.

Derken kavramlar birbirine karışır, bulaşır, biraz ondan biraz bundan. Acı ve mutluluk koyun koyunayken, ilk karşılaşmanın kardeş kokusuyla vedalaşır gibi sıcacık sarılırsın. Az zamanda çok büyük işler başarmış gibi, bulup da yitirmenin anlatılamaz çaresizliğini damıtır gibi, bir yabancı kıtaya atılan ilk adım olur o an. Sonrası derin mavi. Dünyanın bütün denizleri, deniz kıyıları, deniz kızları, deniz yıldızları.

Karşılaşmalar, ilk anlar, ilk bakışlar, ilk dokunuşlar hatırlanır. Fakat unutulmaz olan, sonunculardır. Bir dostumu, yerin iki metre altında toprağa verirken, üzerini örtmeden önceki son bakışım geliyor aklıma. Tek taraflı bir vedalaşma. Onun haberi yoktu, ben barışmıştım ondan geriye kalan sonsuzlukla. O gün evimin perdelerini kapatmadım.

İnsanın acısı hiç bir şeye benzemez. İnsanın acısı su olur, ağaç olur, taş olur, dağ olur. İnsanın acısına hiç bir şey dayanmaz. Su kurur, ağaç uğuldar, taş gözyaşı döker, dağ acıyla inler. İnsan kadar naif, insan kadar zalim canlı yoktur. Bundandır ki, en güzel sevgi de, en acımasız zulüm de insandan gelir.

Her insanın içinde kendinden başka bir hayvan var. Yabani kalmış, yabancı bir hayvan. Bazen ikizin gibidir, bazen dostun, yoldaşın. Belki asırlar önce yaşadı ve öldü, belki doğacak. Zamanın sonsuzluğunda gümüşi bir halkaya asılı duran; kadim bir saatin sarkacı gibi sallanır sallanır durur. Sarkaç durduğunda bir yer değiştirme töreni başlar ölümlüler için. Tatlı bir telaş.

Zamana göre değişir her şey. Hanginiz önce, hanginiz sonra. Yüz yıllar önce bir insanın hayvanıydın belki de. Geçmişten değilse, gelecekten. O, insan olacak; sen hayvan. Bir başkasının ‘ben’i, yabancı hayvanı olmak nasıl bir duygu, kim bilir. Yaşamayan bilemez, yaşayan anlatamaz. Dilsiz, izsiz, çaresiz.

Sen, ben, o. Kaçıncı tekildesin veya tekil misin? Bir sabah içindeki yabancı senden önce uyanır. Senin yerine sevgilini öper, işe gider, yarım bıraktıklarını tamamlar. Sonra geri gelir, yerini bilir. Hiçbir zaman biz olmayacaksınız. Sen ve o, o ve sen. Biri insan, diğeri yabancı. Sadece senin hissettiğin, başkalarının hiç bilmediği, sadece sana yabancı bir hayvan. Bazen akçaağaç olur, bazen semender. Her nedense kendini bulur, yerini bilir.

İçinden bir ses, ne yapmanı söylüyor? Şeytan diyor ki! Kör şeytan. Şeytan kör, zaman sağır. Yabancı suskun, yabancı tamamen zararsız, içine kapanık. Kapanmış fakat iyileşmemiş bir yara derinliğinde diplerde geziyor. İçinde bir yerlerde yıllarca dolaştırıp durduğun, soluksuz sımsıkı sarıldığın, bulup da bulamadığın, bir yabancı, bir can. Bin parçaya ayrılsa da, başını sokacak bir yurt bulacak kendine. Sensiz, kimsesiz. Ah zaman! Nelere kâdir, nelere şahit.

Yabancı hayvanın en aşina, en ölümcül iki hissi: Aşk, nefret. İklim değişir, duyguların göç mevsimi başlar. Kuş uçuşuyla, kuş bakışıyla. Canından uçurduğun şahinin pençesinde kalır yazın, yazgın, yangının. Aşk yakar, nefret buz keser. Aşk göz kamaştırır, ten kamaştırır. Nefret duyguların şahıdır. Beraber ve solo şarkılar. Yabancının en iyi oyunudur, o oynar sen izlersin. O çekilir, sen çekersin.

İçindeki yabancı hayvandan bahset. Anlatırken anlaşılır bir bilinmeyenliler. Günah çıkartır gibi anlat. Günahıyla sevabıyla, varıyla yoğuyla, varla yok arasında bir yerlerde. Çalınan kalpler elbet bir gün kırılır, sen anlat yine de. Günah çıkartır gibi anlat. İçindeki yabancı hayvandan bahset, sana bana ona yapıp ettiklerinden. Günahı boynuna.

Şarkı bittiğinde, anlarsın ya; artık uzayıp gitmenin zamanı geldiğinde, ilk buluşma anını hatırlamadığın o tuhaf birlikteliğin yer değiştirme töreni başlar. İçindeki yabancı hayvanı ilk defa bu kadar yakından görürsün. Sana sarılır, başını okşar, öper, koklar. Olur böyle şeyler. Hayat… Başlar da, biter de. Nerede duracağını kimse bilmez, anlamaz, anlatmaz. Uzakta bir yerde ansızın bir benzerin, içinden bir parçanın kopup gittiğini hisseder.

Fotoğraflar: Alessio Albi


Erdal Kaplanseren

Erdal Kaplanseren

Bu blog'da, ben Erdal Kaplanseren'in hayatına konuk olacaksınız. Belki de ben sizin hayatınıza misafir olacağım, bunu henüz bilmiyoruz. Bunun için yapmanız gereken, solda akmakta olan yazılara tıklayıp açmak ve diğerleri için kategorileri veya en alttaki sayfa numaralarını tıklayarak hayata, insanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. İyi eğlenceler... Daha fazla bilgi Hakkımda sayfasında. 


Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir