Kraków

HİKÂYE

2004’ten beri üzerinde çalıştığım ve bir türlü
bitiremediğim romanımdan kısa bir bölüm.

Bazı hatıralar, hayatımızda önemi olmayan bir şehri, atlaslarımızın başkenti haline getirir. Oraya giden trenler, uçaklar ve yorgun otobüsler için bilet yok. O şehir size yasak. O şehrin caddelerine, parklarına, sokaklarına, kedilerine, mezarlıklarına, kafelerine, restoranlarına, delilerine, sinemalarına, sokak satıcılarına yasaklısınız.

Onu ilk ziyaret edişimdi. Kısa ve çekingen bir merhabalaşmanın ardından, akşam yemeği için malzeme ve şarap almaya gittik. Dar sokakların hiçbirinde kaldırım yoktu. Krakov’un en sakin ve yaşlı mahallesindeydi evi. Dilimlenmiş soğuk et, salam, peynir ve şarap alıp marketten çıktık. Şehre geldiğimde yağmur beni karşılamıştı. Hiç soluk almadan devam ediyordu. Şapkalarımızı başımıza geçirmek için saçağın altında beklediğimiz o birkaç saniye, birbimize ilk defa bu kadar yakından baktık. Tanıştığımızdan beri ona sarılmak istiyordum. Sarılacak kadar yakınlaşamamıştım ki hiç. Burnu ve yanakları soğuktan kızarmıştı. Yağmurda yürüdük, yolu uzatarak.

Uzaktan bakıldığında kendini ele vermeyen, büyükçe bir evin avlusunu çağrıştıran mezarlığın yakınından geçerken durdum. Alelade bir mezarlık olmadığı belliydi. Boyumu aşan yüksekliğe sahip, iki büyük kanattan oluşan demir kapısının üzerinde Lehçe bir yazı. Duvar boyunca yürüdüğümüzde, mezarlığa girişi olan bir küçük kapı daha olduğunu gördüm. İçeri girdik.

Bir kuş dedi Nadya. Uzakta, bir mezarın üstünde çırpınan bir kuş vardı. Beyaz bir güvercin! Sakatlandı ve uçamıyor belli ki. Mezara yaklaştığımızda, üzerinde çırpınan şeyin kuş olmadığını gördük. Bir kitap. Rüzgar yapraklarını hızlı hızlı çeviriyordu. Sanki bize göstermek istediği bir sayfa vardı. Bu şaşırtıcı görüntüyü izlemeye devam ediyorduk ki, Nadya uzanıp kitabı yerinden aldı. Mezarın üzerinde, sırt kısmı toprağa batmış biçimde duruyordu. Aslında bir defterdi. Bir hatıra defteri. Sarı sayfaları kurşun kalemle doldurulmuş bir defter.

Akşam yemeğinden sonra, şarabı kadehlere döktükten sonra sarı defteri çantadan çıkardı Nadya. Her zamanki hafif sesiyle okumaya başladı. Konuşur gibi okuyordu. Kendi yazmış gibi okuyordu. Bense hiçbir kelimesini anlamıyordum. Anlıyormuşum gibi okumaya devam etti. Anlıyormuş gibi dinledim. Sayfalarca okudu, sayfalarca dinledim. Hiç bilmediğim bir dilde okuduğu o metin bana bir şeyler anlatıyordu. Bir şarkı gibi. Sözlerini anlamadığınız bir şarkı size pek çok şey anlatabilir. Bir hikaye anlatıyordu. Şarkı dinler gibi dinledim. Nadya okudu, ben dinledim.

Sabah uyandık, birer fincan kahve içtik. Dün geceden ve o defterden hiç söz etmedik. Sanki öyle bir akşam hiç olmamıştı. Bir şeyler de değişmişti belli ki… Sormadım, soramadım. Yıllar önce, bir başka şehirde birbirimize verdiğimiz sözlerden biri de buydu. Sormamak… Cevabını bilmek istemediğimiz; bilmek istesek de, diğerimizin cevabını vermek istemeyeceğini bildiğimiz soruları baştan sormamak.

Evden birlikte çıktık. Büyük ahşap dış kapıyı kilitledi. Suskunluğundan anladım, gitmem gerektiğini. Beni yolcu etti. Yıllar sonrasına randevu verir gibi uzun uzun, sımsıcak öptü beni. Elleri çok soğuktu. “Elleri soğuk olanın kalbi sıcak olurmuş” derdi hep. Bu Nadya’yı son görüşüm oldu.
Geçen sene bir akşam aniden karar verip gittim o şehre. Nadya’dan başka tanıdığım kimse yoktu orada, yine de gittim. Bir adresim de yoktu Krakov’da. Sadece bir mahalle, dar bir sokak, şarap ve yiyecek alınan bir market, büyük demir kapılı eski bir mezarlık, sokak kedileri. O kadar…

Yine üzgün karşıladı beni şehir. Eve gittim. Tahta kapının demir tokmağıyla birkaç defa vurdum. Belki henüz gelmemişti okuldan. O zaman dolaşmalıydım. Birlikte yürüdüğümüz sokaklar ezberimdeydi. Belki sokağın diğer ucunda belirecekti. Beni gördüğüne sevinecek miydi?
Mezarlığın büyük demir kapıları açıktı. Sanki birazdan bu kapıdan, cıvıl cıvıl sesleriyle okul çocukları koşarak çıkacaktı.

Girdim. Genç mezarların arasından yürüdüm. Sert bir rüzgar gelip geçti. Binlerce yaprak döküldü üzerime. Yapraklara basarak ellerim cebimde yürüdüm.

Mezarlığın diğer ucundaki kapıda Nadya beni bekliyordu. Yanına gittim. Hiç konuşmadık. Birlikte yürümeye devam ettik. Rengi sarıdan kahverengiye dönmüş yaprakları ezerek ilerledik. Nadya’nın, başını usulca omzuma koymasından, uzun zaman önce ölmüş olduğunu anladım.


Erdal Kaplanseren

Erdal Kaplanseren

Bu blog'da, ben Erdal Kaplanseren'in hayatına konuk olacaksınız. Belki de ben sizin hayatınıza misafir olacağım, bunu henüz bilmiyoruz. Bunun için yapmanız gereken, solda akmakta olan yazılara tıklayıp açmak ve diğerleri için kategorileri veya en alttaki sayfa numaralarını tıklayarak hayata, insanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. İyi eğlenceler... Daha fazla bilgi Hakkımda sayfasında. 


Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir