Renkli rüyalar filmi

ÇEKMECE

Gerçekle kurguyu tam da böyle, iç dünyamıza yelken açarak, tenimizi okşayarak harmanlayan filmlerin (hele hele içinde bir de aşk varsa!) tadına doyum olmuyor. Galiba içimizdeki çocuğa da el sallıyor, böyle filmlerdeki işte o saf ve sevimli dokunuşlar.

La science des rêves (Rüya Bilimi), son yıllarda izlediğim en melodram yüklü filmlerinden biri. Şaşırtıcı, saf ve masalsı. Böyle filmlerde her şey olur. İlk sahnelerinde bir hikâyesi olduğuna inandırır film; bir zaman sonra aslında bir hikâyeden ziyade rüyalarda olduğu gibi anlamlı-anlamsız geçişlerle örülü olduğunu fark ettirir. Yani, en baştan sanki “bizden her şey beklenir, hazır olun” gibi bir mesaj veriyor bu film. Bu sebepten, izleyicide gelişmelere dair tahminde bulunma stresini en başta yok ediyor. Çünkü böyle filmlerden, gerçekten de her şey beklenir. Sadece izlediğimiz anı yaşamak, görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz kadar çok şeyi koparmak isteriz. Biraz da dalıp gitmek gibi. Son sahnesinde artık omuzlarımızdan tutar, sarsar ve kendimize getirir bizi.

Destansı, efsaneleşecek, vay be dedirtecek, nesiller boyu anlatılacak türden aşklardan bahsetmez böyle filmler. Başka türlü bir hikâye anlatmayı yeğlerler. Böylesi daha güzel. Hikâyenin kendisine değil de, anlatılış şekline vuruluruz. Sinemanın büyüsü işte bu. Bir rüyanın o karmaşık, gerçeküstülükle harmanlanmış sahiciliğini bir masal gibi cömertçe sunar bize. Muhteşem görsellikle dans eden müzik, kendimizden geçmemiz için tüm olanaklarını seferber eder.

Hiçbirimiz süper değiliz. Birer süper kahraman gibi dolaşmıyoruz ortalıkta. Fakat bununla birlikte, bizi çoğu insandan ayıran yegane şey, uçsuz bucaksız hayal alemimiz. Her ne yaşıyorsak, hayal dünyamızdan bir tutam alıp ona katıyor, yaşandıktan sonra o hayal dünyamızda bir tutam iz bırakıyor kendinden.

Hayatı ne kadar deneyimlesek de, birini anlamaya çalışırken bir yandan kendimizi anlamaya çalışıyoruz.

Hayatımızda dikkate değer yeni biri çıkageldiğinde, onu tanımaya çalışırken, kendimizi de tanımak istiyoruz farkına bile varmadan. Hissettirdiklerini, anlattıklarını, hatırlattıklarını, uyandırdığı çağrışımları yaşarken, büyütecin altına belki de en çok kendimizi koyuyoruz. La science des rêves bana biraz da bunu anlattı. Veya anlatmaya çalıştığı şey buydu benim anladığım kadarıyla.

Bazı filmler, yıllar sonra tekrar izlediğimde, ne gibi ürpertiler uyandıracak merakını doğuruyor bende. Yıllar sonra tekrar izlemek üzere, koyalım çekmeceye…


Erdal Kaplanseren

Erdal Kaplanseren

Bu blog'da, ben Erdal Kaplanseren'in hayatına konuk olacaksınız. Belki de ben sizin hayatınıza misafir olacağım, bunu henüz bilmiyoruz. Bunun için yapmanız gereken, solda akmakta olan yazılara tıklayıp açmak ve diğerleri için kategorileri veya en alttaki sayfa numaralarını tıklayarak hayata, insanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. İyi eğlenceler... Daha fazla bilgi Hakkımda sayfasında. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir