Suret-i endâm

HAYAT

Patrick Süskind’in müthiş romanı Das Parfum, koku duyusu olağanüstü seviyede olan Jean-Baptiste Grenouille adlı yarı deli bir adamın sıra dışı hikâyesini anlatıyor. Metrelerce mesafeden herhangi bir şeyin kokusunu tüm ayrıntılarıyla alabilen Grenouille’in en büyük sorunu, kendi kokusunu alamaması. Ömrü boyunca kendi kokusunu arar kahramanımız; genç kızların bedenlerindeki kokuyu çalma derdine düştüğünde de.

Hayatın bir yansıması bir bakıma bu roman. Gösterişli anlatımı ve gerçeküstülüğün sınırlarında gezinen olayları ayrı bir yere koyarsak, bizim hikâyemizi de anlattığını söyleyebiliriz.

İnsan en çok kendi kokusuna yabancıdır. Hayatta binlerce şeyin kokusunu ezbere biliriz ama bize en yabancı olan, kendi öz kokumuzdur çok garip biçimde.

Sadece kokuyla kalmıyor! Sesimiz de yabancı. Çoğu insan, sesinin kaydını dinlerken kulaklarına inanamaz, “bu benim sesim mi?” diye sorar yadırgayan bir tavırla. Evet, senin sesin. Kendi sesimizi dışarıdan bu şekilde duymaya alışkın olmadığımız için garipsediğimizi sanıyoruz. Belki öyle, belki değil. Üstelik diğer insanlar hiç yabancılamadan, kayıttan çalan sesin, senin gerçek sesinle tıpatıp aynı olduğunu söyleyecektir. İnsanoğlu kendi sesinin kaydını kaç yıldır duyma şansına sahip? 100 yıldan çok daha az…

Koku ve ses şöyle kenarda dursun. Gelelim esas meselemiz olan “suret”e… Kendi suretimizin de yabancısıyız. Sesini ve kokusunu yadırgayanların, kendi video görüntülerini de benzer biçimde yabancılamasına ne demeli?  Yürüyüşünüz, duruşunuz, basit alelade beden hareketlerini ne kadar da tuhaf duruyor öyle değil mi? Sanki o ekrandaki siz değilsiniz de bir yabancı.

İnsan en çok kendi suretine yabancıdır. Canlı, doğal gerçekliğiyle her şeyi görebiliriz ama sadece kendi suretimizden mahrum kalırız ömür boyu. Mutlaka arada bir başka nesnellik olur kendi suretimizi görebilmemiz için. İlle de bir ekran, kamera olmak zorunda değil; herhangi bir parlak yüzey, suyun yüzeyi veya en çok baktığımız nesne olan ayna…

Kendi suretimizi canlı haliyle görmemiz ne yazık ki mümkün değil. Aynalara mahkumuz. Peki, siz aynalara inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Aynalar bize doğruyu söyleyemez. Sadece fiziksel bir kaideyi yerine getirmekle yükümlüdürler. Bunu yaparkenki yanılgı payları konusunda bir fikrimiz yok. Olamaz da. Bir başkasının sizi gördüğü hali asla bilemezsiniz. İnsanın kendi suretine böyle yabancı olması ne acı…

Bir aynanın karşısına geçip kendinizi seyrettiğinizde aslında kendinizi değil, doğanın sizin için hazırladığı sahte bir görüntüyü, kötü bir kopyanızı seyrediyorsunuz.

Bu yüzden, sizi en iyi başkaları seyreder.


Erdal Kaplanseren

Erdal Kaplanseren

Bu blog'da, ben Erdal Kaplanseren'in hayatına konuk olacaksınız. Belki de ben sizin hayatınıza misafir olacağım, bunu henüz bilmiyoruz. Bunun için yapmanız gereken, solda akmakta olan yazılara tıklayıp açmak ve diğerleri için kategorileri veya en alttaki sayfa numaralarını tıklayarak hayata, insanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. İyi eğlenceler... Daha fazla bilgi Hakkımda sayfasında. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir