Café Müller’i izlerken

ÇEKMECE

Ne zaman bir kafede tamamen boş sandalyeler görsem, Pina Bausch’un Café Müller’ini hatırlıyorum. Derin bir hüzünle… Pina Bausch, dans tiyatrosunun annesi. 2 sene önce aramızdan ayrıldı. Kareografileri arasında, ölümüne dek sahnesinde yer aldığı tek eser Café Müller.

Başıboş sandalyeler arasında gidip gelen bir kadın, onun yolundaki sandalyeleri iten bir adam, daha uzakta duvara çarpan başıboş bir kadın. Etkileyici müziğinin payını yadsıyamayız. Şarkının bitiminde, sahneye iki adam geliyor. Bir tanesi, sandalyeler arasında hızla yürüyen kadınla sarılıyor; diğer adam, kadını adamın kollarının üzerine yerleştiriyor. O gittikten sonra kadın ve adam eski sarılan hallerine dönüyorlar. Bu döngü defalarca sürüyor.

Kadın ve erkek dünyalarından bahsederken, her ikisinin ayrı olduğunu varsaymanın ne kadar ahmakça olduğunu vurguluyor bu muhteşem oyun. Café Müller’de, kadın ve erkek arasındaki aşkı değil; iki insan arasındaki aşkı anlıyoruz. Bir kadın ve bir erkek birbirlerini gerçekten olağanüstü sevdiklerinde, konu cinsiyetin de ötesine geçer. Onun cinsiyetine değil, varoluşuna, karakterine, her şeyine aşıktır. Bu, dayatılmış ve öğretilmiş duyguları ret etmektir bir bakıma. Aşkta konu, bir kadın ve bir erkek arasındaki elektrik filan değildir. Aşk, tıpkı Café Müller’in  kafamıza vura vura anlattığı gibi, sadece insan olmanın sebep olduğu bir durum ve asla bir sonuç değil. Bir yol, bir iz, bir giz. O olduğu için aşıksın. Tabi sahici bir aşktan söz ediyorsak. Diğer tekdüze hikayeler vakit kaybı böyle bir sohbet için.

Café Müller’in devamında, önceki sahnede kadını erkeğin kollarının üzerine dayatan adamı tekrar sahnede görüyoruz. Bu defa diğer adamı ellerinin üzerinde taşıyor. Sahnenin ortasına getiriyor. Ve ilk bölümlerde alel acele geçip giden kadın sahnede beliriyor. O bir korkak. O hep kaçıp gitti, belirdi ve kayboldu. Hep telaşlı bir hali vardı. Olmalıydı ama. Gerekliydi.

Kapıdan görünen kadın! Bir ayrılık, bir yakarış. Ah, hayat en çok ayrılıklarda sınamıyor mu sahicilikleri? En çok ayrılıklar duyumsatmıyor mu yaşanmışlığı? Ömrümüz, ayrılıklar toplamı belki de, şairin dediği gibi.

Pina Bausch tekrar arz-ı endam ediyor. O kehribar kokulu, o tumturaklı duruşuyla. Bir başka şarkı. Bir başka kaçış. Yoksa bir sebebi mi var? Bir kaçışın belki de bir varış olduğunu nereden bileceksiniz?

Café Müller’in devamında tüm kadınlar ve adamlar sahnede. Sayısız hikaye anlatıyorlar.  Sonra tekrar kadın ve adam. Hani birbirine sarılan ve sarılmakta ısrarcı o kadın ve adam. Çok daha acıklı bu defa. Bunu izlemelisiniz. Anlatamam.

Her şeyiyle en büyük hayranlarından biriyim Pina Bausch’un. Bu kareografisini ne zaman izlesem, birkaç bölümünde mutlaka ağladım. Şu anda bilmemkaçıncı defa izlerken yazıyorum bu yazıyı. Son nefesimi verene kadar izleyeceğim defalarca. Kadınları ve erkekleri en sahici haliyle anlatan birkaç iyi eserden biri benim için. Hep öyle kalacak eminim.


Erdal Kaplanseren

Erdal Kaplanseren

Bu blog'da, ben Erdal Kaplanseren'in hayatına konuk olacaksınız. Belki de okurken ben sizin hayatınıza misafir olacağım, bunu henüz bilmiyoruz. Bunun için yapmanız gereken, ana sayfada akan ve kategoriler içindeki yazıları açarak hayata, insanlara, mekanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. Hakkımda sayfasını ziyaret ederek benimle ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz. İyi eğlenceler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir