Derin bir aşk hikayesi: Betty Blue

ÇEKMECE

Kadın kapıdan içeri girer ve film başlar. Sonrasında filmin kopacağını bilmesek de, bu başlangıç hoşumuza gider. Güzel bir kadının evinizin kapısında çantasıyla dikilmesi duruma göre iyi veya kötü olabilir. Zorg’un bungalovuna konuk olan bu kız için kimse bir şey söyleyemez. Çünkü o bir istisna.

Philippe Djian’ın Betty Blue adlı romanını okuduktan bir süre sonra, 90’ların Fransız sinemasına damgasını vurmuş yönetmenlerden Jean-Jacques Beineix’nin Betty Blue filmini izledim. 1986 yapımı bu film, Patrick Suskind’in romanını yazdığı ve Tom Tykwer’ın filme çektiği Das Parfum’le birlikte, en sevdiğim roman yuvarlaması filmler listesinin tepesinde yerini aldı.

Romanın adıyla, yaygın biçimde Betty Blue olarak bilinse de, filmin orijinal adı “37°2 le matin” şeklinde. Betty’nin vücut sıcaklığını anlatan bu isim, ilk sahnede hakkını veriyor. Benim için filmin ilk sahnesi ise Betty’nin bavuluyla kapıda belirdiği sahnedir. Çantasını usulca boşluğa bırakıp döküntü kulübenin içine girer, masa başında oturmakta olan Zorg’un bacağına oturup tenceredeki yemeğe parmağını batırarak, “bu kadar yemeği tek başına yemeyi düşünmüyorsun değil mi” diye sorar.

Uzun zamandır hayatı tek kişilik yaşayan Zorg için bir kadife devrim olan Betty, o güne kadar günü birlik sevişmeler için ideal bir partnerden ibaretken, tek bir gün içinde kendine yeni bir rol edinir. Zorg’un onu hayatına kabul edişini, verandaya gidip çantasını almasından anlıyoruz.

Filmde ve romanda hikayesi anlatılan kişi Betty olmasına rağmen, dış sesin sahibi Zorg. Çünkü Betty’ye, hayatı boyunca bu kadar yaklaşabilmiş tek insan olarak, ancak Zorg’un anlatabileceği bir hayattan bahsediyoruz. Betty bir baş belası, bunu kabul edelim. Hayattan farklı tatlar almasını bilenler için ekşi, acı, yüz buruşturan ama arzu edilen bir tat öte yandan.

Filmin bu denli başarılı olmasında şüphesiz oyuncuların büyük katkısı var. Béatrice Dalle, bu filmde bir oyuncu olarak değil, kendini anlatan bir deli olarak boy gösteriyor. Onu farklı filmlerden bilenler veya hayatına az da olsa dikiz yapmış olanlar ne demek istediğimi şıp diye anlamıştır. Zira Béatrice Dalle tam da böyle bir kadın portresi çiziyor. Her hareketini yakıştırabiliriz, hiçbiri uçuk kaçık gelmez.

Bu filmin “aşk filmi” olmadığını hararetle savunan bazı yorumlar okudum internette. Kişiden kişiye değişir elbet, bir genelleme yapmak anlamlı değil. Aşk, insanın hayatında farklı zamanlarda farklı boyutlarda yer alabilen veya hiç uğramayan bir duygudan ibaret. Betty Blue’yu sadece bir aşk filmi olarak tarif etmek zaten büyük bir insafsızlık olur. Çok daha fazlası var çünkü. İhtiras, sevgi, şiddet, tutku, aşk, hırs, umut, özlem, dostluk, bağlılık, sahiplenme vesaire vesaire…


Betty Blue, özgür bir film. Son izleyişimin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, baştan sona ezbere biliyorum. Hoşuma giden onlarca detayla yüklü. Üstelik sadece hüzün, melankoli veya bunalım aşılayan detaylar değil bunlar. Özgür bir aşkın filmi Betty Blue. Zamansız, mekansız, geçmişsiz, geleceksiz, sahipsiz, adressiz, vatansız, kimsesiz bir aşk. Sadece iki kişi. Hayatın ortasında, dünya karmaşasından çok uzakta, kendi karmaşalarıyla baş başa.


Erdal Kaplanseren

Erdal Kaplanseren

Bu blog'da, ben Erdal Kaplanseren'in hayatına konuk olacaksınız. Belki de okurken ben sizin hayatınıza misafir olacağım, bunu henüz bilmiyoruz. Bunun için yapmanız gereken, ana sayfada akan ve kategoriler içindeki yazıları açarak hayata, insanlara, mekanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. Hakkımda sayfasını ziyaret ederek benimle ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz. İyi eğlenceler.


Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir